|
|
|
![]()
Sahibi:
|
Feridun BÜYÜKYILDIZ, Kütüphaneci
Kütüphaneci , Milli Kütüphanede çalışıyor. "Ankaraca" adında bir e-dergi yayınlıyor. Geçen sayımızda dergiyi tanıtmıştık. 1986 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik bölümüne giren arkadaşımız, okul hayatının bir kesitinde şunları söylüyor; “...Düzenli olarak okuluma bir yıl gidebildim. İkinci yıldan itibaren para kazanmaya aynı zamanda okulumu bitirmeye çalıştım. Önceleri işportacılıktan, (konuyla ilgili “işportacı” isimli makalem değişik dergilerde yayınlanmıştır.) boyacılığa kadar değişik işler yaptım...” İlginç olan hayatının her döneminde dünyayı ve yaşananları gözlemleyip edebiyat dünyasına kazandırmış. Kendisine edebiyatla dolu günler ve başarılar diliyoruz.[1]
“...Okuma alışkanlığının ülkemizde yerleşmemesinin en büyük etkeni bence
toplum Bize kendinizi tanıtır mısınız? Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik mezunuyum. Kütüphaneciyim. Ülkemizdeki bir çok insan gibi benimde meslek seçimimi tesadüfler ve şartlar yaptı. Memur bir ailenin çocuğuyum. Öğrencilikle beraber çalışmaya başladım ve okulu aralıklarla bitirebildim. Hocalarım benden ümidi kesmişti. Bense kendimden ümidi hiç kesmedim. Şimdi ise iyi bir Kütüphaneci olduğumu düşünüyorum. Bilgiyi insanlara sunmanın ve onların yolunu aydınlatmanın çok kutsal bir iş olduğunu düşünüyorum. “...Yazı, çok büyük emek ve cesaret isteyen bir olgu... Yazacağınız konuya dair donanımınız, cesaretiniz ve yeteneğiniz varsa, o zaman yağlı boya tablo yapar gibi, ya da bir piyanonun başına oturmuşçasına kelimelerle müzik yaparsınız, harflerle muhteşem resimler, tablolar üretirsiniz...” Mesleğimiz hakkındaki görüşlerinize biraz sonra geleceğiz. Gördüğümüz kadarıyla sizin edebiyat yanınızda çok kuvvetli. Biraz bu yanınızdan söz edelim. Uzun süredir yazılar yazıyorum. Hayata dair, yaşama dair, müziğe dair, kubbesi yıkılmış tarihi bir binaya dair, yakın tarihe ve günümüz çarpıklıklarına dair uzun süredir yazıyorum. Yazı konusunda beni en çok cesaretlendiren Mete Akyol oldu. Bütün Dünya Dergisine gönderdiğim yazılarımın ilkini yayınladıktan sonra ikincisinde, “ Bu kadarı tesadüf olamaz sen hep yaz, hiç durma ” dedi. Sonra Hürriyet Gazetesinin Agora bölümünde bir süre yayınlandı Hürriyet gazetesi en iyileri seçer ve telifini öderdi. Ben parasız kaldıkça en iyi olur yazım yayınlanır paramı alırdım. Fena gitmiyordu, şimdi o bölümü kapattılar. Yazı, çok büyük emek ve cesaret isteyen bir olgu. Yüreğinizi, itirazlarınızı, duygularınızı tanımadığınız insanlara açmak cesaret ister. Vermek istediğiniz konuya dair iyi bir araştırma gerektirir. Yanlış bir bilgi vermemeniz gerekir. “Söz gider yazı kalır” ve bir gün önünüze tekrar konulur. Yazacağınız konuya dair donanımınız, cesaretiniz ve yeteneğiniz varsa, o zaman yağlı boya tablo yapar gibi, ya da bir piyanonun başına oturmuşçasına kelimelerle müzik yaparsınız, harflerle muhteşem resimler, tablolar üretirsiniz. İşin en zevkli tarafı geçip karşısına defalarca okumaktır. Mahlas kullanarak yazdığım haftalık yazılarımda var. Bir gün birisinin şahsi sitesinde başköşede yazınızı görünce insanın bütün yorgunluğu gidiyor. “...Ankarayı seviyorum. Cesaretle yazmak lazım dedik ya, ne yalan söyleyeyim İstanbul’a aşığım. Sevgi ile aşkı tarif eder gibi iki şehir, Ankara ve İstanbul. Siz nereye koyardınız Ankara’yı? Muhtemelen Ankara’yı sevginin yanına koyacaksınız. İstanbul, bir sürü medeniyetle flört etmiş, müzik yapmış bir sazende. Cilvesi bol, davetkâr bir şehir . Ancak Ahmet Muhip Dıranas Fahriye abla’yı Ankara’da Cebecide oturan bir kadına yazdı. Görmesini bilene Ankara dada ne güzellikler var...” Bildiğimiz kadarı ile “Ankara” sevdalısınız. Ve Ankaraca adlı bir de e-dergi yayınlıyorsunuz. Yazar kadronuz çok güçlü. Ankara sevginizden ve Ankaraca’dan söz edelim. Ankarayı seviyorum. Cesaretle yazmak lazım dedik ya, ne yalan söyleyeyim İstanbul’a aşığım. Sevgi ile aşkı tarif eder gibi iki şehir, Ankara ve İstanbul. Siz nereye koyardınız Ankara’yı? Muhtemelen Ankara’yı sevginin yanına koyacaksınız. İstanbul, bir sürü medeniyetle flört etmiş, müzik yapmış bir sazende. Cilvesi bol, davetkâr bir şehir. Ancak Ahmet Muhip Dıranas Fahriye abla’yı Ankara’da Cebecide oturan bir kadına yazdı. Görmesini bilene Ankara dada ne güzellikler var. Ankara’nın İnsanına dair, şehre dair, uzun süredir üzerinde çalıştığım ve Ankara’nın ilginç, bilinmeyen yönlerine dair kitabım önümüzdeki aylarda Phoenix yayınlarından çıkacak. Umarım beğeniyle okunur. Aslında Ankaraca.com’un hikayeside biraz böyle. Ankara’da bakmasını görmesini bilen ve bunu yazıya döken çok değerli kalemler var. Geçmişte de vardı şimdide var. Ankaraca’da bu değerli kalemleri bir araya getirme düşüncesiyle çıktı. Değerli yazar Ali Tartanoğlu ile yola çıktık. Hevesle aradık herkesi, çıkardık dergiyi. Cumhuriyet’ten Işık Kansu müthiş bir Ankara sevdalısı o çok büyük destek oldu. Aydın Şimşek, çok iyi bir edebiyatçı, Kütüphaneci meslektaşımız değerli şair Yasin Erol harika şiirleriyle katıldı, Alper Akçam ödül aldı, Ümit Sarıaslan, Abdül Kadir Paksoy, daha ismini saymadığım çok değerli insanlar var. Muzaffer İlhan Erdost “beni çok yormayın çocuklar, ama sizinle beraberim” dedi. Şimdilik gidiyor bakalım. Daha güzele doğru gideceğini düşünüyorum. İşin teknik boyutu ve diğer konuları ile ben ilgileniyorum, bazen geç kalıyorum, bazen teknik destek aksıyor ama yazarlarımızın anlayışı ve sabırlarına hayranım. Onları seviyorum. “...Milli Kütüphanede asla yerine yenisini koyamayacağınız değerli eserler vardır. Ülkenin hafızası olduğunu bizler bağırır dururuz ama bu sesi yöneticiler değil Avrupalılar duyar. Gelirler, Osmanlıca eserleri değerlendirirler ve biz Osmanlı tarihini onların kitaplarına atıfta bulunarak yazarız. Bir ülkede araştırmanın, edebiyatın, sanatın, özgün eserler üretmenin önünü açmak istiyorsanız önce “benim milli belleğim ve kaynaklarım ne durumdadır” diye kendinize sormanız gerekir. Şu anda Uluslar Arası kütüphanecilik ölçütlerinin gerisinde kalmaya mahkûm bırakılmaktadır. Arada bir bağlanan, sonra arada bir ayrılan iki bakanlık Kültür ve Turizmin arasında ayakta kalmaya çalışan bir Milli Kütüphanemiz var maalesef...” Sizin gibi duyarlı bir kütüphanecinin edebiyat sevgisinin yanında mesleği ile ilgili duyguları da yoğundur. Bu düşüncemden hareketle Milli Kütüphanemizi bugünkü konumuyla değerlendirebilir misiniz.?
Maalesef olması gereken yerde değil. Milli Kütüphaneyi ülkenin yöneticilerinin “biraz büyükçe ama öylesine bir kütüphane” olarak görmekten vazgeçmeleri gerekiyor. Statüsünü yeniden değerlendirmeleri, yeni bir anlayış ve yapılanmanın önünü açmaları gerekiyor. Kültür Bakanlarının sadece atandığında “ayıp olmasın bir uğrayayım” dediği yer olmaması gerekiyor. Merkez Bankasında paranızı dahi yeniden basabilirsiniz, ancak Milli Kütüphanede asla yerine yenisini koyamayacağınız değerli eserler vardır. Ülkenin hafızası olduğunu bizler bağırır dururuz ama bu sesi yöneticiler değil Avrupalılar duyar. Gelirler, Osmanlıca eserleri değerlendirirler ve biz Osmanlı tarihini onların kitaplarına atıfta bulunarak yazarız. Bir ülkede araştırmanın, edebiyatın, sanatın, özgün eserler üretmenin önünü açmak istiyorsanız önce “benim milli belleğim ve kaynaklarım ne durumdadır” diye kendinize sormanız gerekir. Şu anda Uluslar Arası kütüphanecilik ölçütlerinin gerisinde kalmaya mahkûm bırakılmaktadır. Arada bir bağlanan, sonra arada bir ayrılan iki bakanlık Kültür ve Turizmin arasında ayakta kalamaya çalışan bir Milli Kütüphanemiz var maalesef. Bu gün ki mevcut şekliyle de yapılabilecek şeyler var aslında. Milli Kütüphane edebiyatın, sanatın ve bilimin önünü açmak konusunda katkılar sunabilir. Edebiyat ödülleri, Bilimsel alanda ödüller verebilir. Örneğin son üç yıldır düzenlediği şiir günleri ile edebiyat camiasının odağı haline geldi. Kendisini yöneticilerin görmek zorunda kalacağı hale getirebilir. Standartlar konusunda söz sahibi olabilir. Sivil Toplum Kuruluşları ve Üniversitelerle ortak projeler geliştirilebilir ancak, bütün bunları dilerken en önemlisi Milli Kütüphaneyi yalnız bırakmamaktır. Milli Kütüphane adı üstünde milli bir kuruluştur, hepimizindir, en başta Üniversitelerin ilgili bölümlerinin ilgisinin üzerinde olması gereken bir kuruluştur. Üniversitelerin Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümleri, Arşivcilik Bölümleri, değerli hocaları ve hatta okuyucuları Milli Kütüphane için ne yapabiliriz sorusunu kendine sormalıdır. Öğretim sistemimizle kütüphane kullanımı ilişkisini değerlendirir misiniz? Meslektaşlarımın çoğu bilir ki, kütüphaneye gelen araştırmacı, okuyucu, kütüphaneyi kullanmayı bilmez. Doktora tezi için geldiği bilgi merkezinin nasıl çalıştığını, aradığını nerde bulabileceğini, nereden başlaması gerektiğini, nasıl bir yöntem izlemesi gerektiğini bilmez. Bu meslektaşlarım açısından olduğu gibi öğretim sistemimiz açısından da üzücü bir durumdur. Öğretim sisteminiz içinde on altı yıl boyunca eğitim verdiğiniz bir öğrenciye “hadi şimdi git ve özgün bir şeyler üret” diye bilgi merkezlerine gönderdiğiniz zaman şaşırıp kaldıklarına şahit olmak çok üzücü. Bunu Milli Eğitime ve Üniversitelere anlatamamak daha da üzücü. Araştırma yöntemleri çerçevesinde bilgi merkezlerinin işleyişi ve Milli Kütüphane üniversite düzeyindeki öğrencilere en azından son yıllarında verilmelidir. Sadece üniversite düzeyinde kalmamalıdır elbette. Çocukların 8-12 yaş grubu artık uzun öyküleri ve romanları okuyabileceği çağdır, bu çağdan itibaren kitap ve kütüphane üzerine branş öğretmenlerince verilen dersler konulmalıdır. Kendini geliştiren Kütüphaneciler ve kütüphanecilik eğitimi içerisinde eğitimciler, çocukları elektronik bilgi kaynaklarının kullanımından, kitap sevgisine, araştırma alışkanlığından, özgün üretimlere kadar son derece yararlı olacak bir branş dersini öğretim sistemine kazandırmış olurlar. Genelde Üniversite kütüphanelerinin durumunu nasıl görüyorsunuz? Üniversite Kütüphaneleri özerk/özel olma nitelikleri ile gelişime daha açık durumdadırlar. Devletin hantal yapısına karşılık, üniversitelerin hareket kabiliyetinin daha yüksek olması büyük avantajdır. Üniversite yönünü bürokrasiye değil bilime çevirmiş durumdadır, ya da öyle olmalıdır. Kütüphanelerin, bilgi merkezlerinin gelişiminde ise bu çok önemli bir faktördür... üniversite camiası kendini mesleki camiadan soyutlamamalıdır. Kendini akademik kabuğun içine hapsetmemelidir. Üniversite bölümlerini, bölümlerin değerli hocalarını, Halk kütüphaneleri, Milli Kütüphane, Çocuk kütüphaneleri, Okul kütüphaneleri ilgilendirmelidir. Tek başına mutluluk, mutluluk olmaz. Akademik kariyer yaptığınız dal yok olup gidiyorsa, kariyerinde anlamı kalmaz. Üniversite Kütüphaneleri özerk/özel olma nitelikleri ile gelişime daha açık durumdadırlar. Devletin hantal yapısına karşılık, üniversitelerin hareket kabiliyetinin daha yüksek olması büyük avantajdır. Üniversite yönünü bürokrasiye değil bilime çevirmiş durumdadır, ya da öyle olmalıdır. Kütüphanelerin, bilgi merkezlerinin gelişiminde ise bu çok önemli bir faktördür. Elbette üniversitelerde de atanan rektör, getirilen daire başkanı, mütevelli heyeti gibi insan unsuru devreye giriyor. Buna rağmen üniversitelerin doğru insanı doğru yerde değerlendirdiği düşüncesindeyim. Üniversite rektörünün, mütevelli heyeti başkanının yani yönetenlerinin şunu unutmaması gerekiyor; Bilim üretmek üzere kurulmuşsanız, bilgi merkezinizin son derece güçlü olması gerekiyor. İşin bu boyutunu da yine batıdan öğreniyoruz. Batı, üniversiteyi değerlendirmeye kütüphanesinden, bilgi merkezinden başladığından beri bizde öyle yapıyoruz. Eğitim alacak öğrencilerde artık, üniversiteyi değerlendirmeye, Kütüphanesinden, bilgi merkezinden ve verilen hizmetten başlıyorlar. Üniversite kütüphanelerinin gelişime açık yönü kütüphanecileri son derece mutlu etmekte, ancak üniversite camiası kendini mesleki camiadan soyutlamamalıdır. Kendini akademik kabuğun içine hapsetmemelidir. Üniversite bölümlerini, bölümlerin değerli hocalarını, Halk kütüphaneleri, Milli Kütüphane, Çocuk kütüphaneleri, Okul kütüphaneleri ilgilendirmelidir. Tek başına mutluluk, mutluluk olmaz. Akademik kariyer yaptığınız dal yok olup gidiyorsa, kariyerinde anlamı kalmaz. Günümüz kütüphaneci profili nasıl olmalı? Kütüphanenin yapısı durağan, hayattan soyutlanmış olmamalıdır. Kütüphanecinin yapısı da aynı şekilde olmalıdır. Elinizdeki kaynaklarla siz bir hayat sunuyorsunuz, hayatın her alanı ile iç içe olmanız gerekir. Hayat değişim ve gelişim içindedir, en çabuk değişen bilginin kendisidir. Bilgiyi sunmayı amaçlayan kütüphanecinin ise bütün bu gelişmelerden uzak durmaması gerekir. Hangi alanda bilgi hizmeti veriyorsa kütüphanecinin o alana dair yeteneklerini geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Çocuk kütüphaneleri ve okul kütüphanecilerinin pedagojiyi en azından kurs düzeyinde görmeleri ya da kendilerini sıkı geliştirmeleri gerekiyor. Akademik düzeyde hizmet veren Kütüphanecinin diyalog konusunda yetenekli, karşıdakini anlayabilecek ölçüde bilgili ve yönlendirebilecek kapasitede olması şart. Bunların tamamının başında ise Kütüphanecinin insanı sevmesi ve bilgiyi insanın hizmetine sunmanın gerekliliğini kavraması gerekiyor. Taşrayı Anadolu’yu hiç konuşmadık ama, oradakiler bir insan için çok şeyi değiştirebilirler. Sizce başarı nedir ve başarılı olmanın (hayatta ve iş yaşamında) koşulları nelerdir? Başarı konusunda birazda işime geldiği için hep bu tarifi yapmışımdır, uğrunda yaptığınız mücadele ile orantılıdır. Siz elinizden geleni sonuna kadar yapmışsanız en azından başarısız sayılmanız haksızlık olur. Başarmanın koşulu sevmektir, sevebilmenin de bir koşulu vardır, oda yaptığınız işte insan mutluluğuna şahit olmak. Ne kadar insanı mutlu ederseniz o kadar başarılısınız. Ne kadar okuyucu, araştırmacı size çok teşekkür ederek gönderiyorsanız o kadar başarılısınız. Mesleki alanda ne gibi hedefleriniz vardı, bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz? Üniversite girdiğimde mesleki alanda hiçbir hedefim yoktu, hatta bir an önce çıkmak gibi bir hedefim vardı. Galiba sonradan insanı keşfettim ve mesleğin içine yerleştirdim. Devletin işleyişi ve bizim mesleğimize bakış açısı çerçevesinde kendinize hedef belirlemeniz zor. Şu andaki en büyük hedefim önemli insanların; “Bu kütüphaneci çok konuşuyor, üstelik yazıyor” deyip beni bir yerlere sürmemeleri. Kamuda çalıştığım sürece küçük hedeflerim olacak . Bana gelen maillerden anladığım kadarıyla biraz olsun değiştirmeyi başardığım şeylerde var. Örneğin kütüphanecinin durağan, az konuşan, sinirli, asosyal olmadığını birazda olsa gösterdim galiba. Ata binen, ud çalan, yazı yazan kütüphaneci tipi camiamızda fena durmadı. “...Okuma kültürünün oluşmasında, yada yeniden inşasında isterlerse Kütüphanecilerin önemli katkıları olacağına inanıyorum. Yazar kitabının okunması için elinden geleni yapmak ister ama o yazar, bir eser koyar ortaya, bir kültür yaratamaz. Yayınevi, bastığı kitabın çok satılmasını ister. Kütüphaneciler ellerindeki ürünler ile okuma kültürün oluşmasını sağlarsa gelecek için en güzel işi yapmış olur. Devletin okumak üzerine taşra teşkilatı olarak kullanılan tek yapısı kütüphanelerdir...” Ülkemizde bilgi hizmetlerinin düzeyini değerlendirelim biraz da…Toplumumuzda okuma alışkanlığı çok düşük düzeyde. Bu düzeyi yükseltmek için ulusal anlamda neler yapılabilir? Okuma alışkanlığının ülkemizde yerleşmemesinin en büyük etkeni bence toplum olarak bazı aşamaları sindirerek geçirmediğimizdir. Sindiremediğimiz her aşama bize travma olarak geri dönüyor. Gelişmiş toplumlar, televizyon kültüründen önce radyo ve daha öncesinde kitap kültürünü sindirerek yaşadılar. Bu alışkanlıklar yerleşti. Hasan Ali Yücel’in dünya klasiklerini çeviren anlayışı, radyodan arkası yarın olarak dinlediğimiz Yaşar Kemal’in ince Memet’ i derken ve sindiremeden, televizyonla, boyalı basınla toplum olarak tanıştık, tanıştırıldık. Yetmişli yılların sinemaları, bulvar gazeteleri, marka sevdalarımız, düşünme, bulaşma telkinlerimizle gençlerimizi kitaplardan uzaklaştırdık. Şimdi ise çabuk tüketen, günlük yaşayan, tam bir magazin kültürüne dönüştü. Oysa araştırmalı, düşünmeli ve konuşmaktan korkmamalıydık. Bunlar bizim başımıza dert olmamalıydı. Bizde başımıza dert olmayanı, Cocacola ve Televole’yi seçtik maalesef. Okuma kültürünün oluşmasında, yada yeniden inşasında isterlerse Kütüphanecilerin önemli katkıları olacağına inanıyorum. Yazar kitabının okunması için elinden geleni yapmak ister ama o yazar, bir eser koyar ortaya, bir kültür yaratamaz. Yayınevi, bastığı kitabın çok satılmasını ister. Kütüphaneciler ellerindeki ürünler ile okuma kültürün oluşmasını sağlarsa gelecek için en güzel işi yapmış olur. Devletin okumak üzerine taşra teşkilatı olarak kullanılan tek yapısı kütüphanelerdir. Halkın iline, ilçesine, kasabasına kadar uzanan tek örgütlü yapıları kütüphanelerdir. Kütüphanecilerin okuma alışkanlığı arttırılmasına dair yapabilecekleri, eğitimli kütüphaneciler ve iyi yönetilen kütüphaneler ile çok şey var aslında. Yeter ki onlara hayal kurma cesareti verecek yöneticiler olsun.
[1]
Babamın memuriyeti dolayısıyla ilk, orta ve liseyi iki ayrı ilçede
tamamladım. Lise çağlarına kadar taşrayı çok iyi tanımıştım. 1985
yılında ailemin Ankara'ya gelşii ile uzunca bir süre gecekondu hayatını
ve kurallarını tanıdım.
|